6 Kasım, üniversiteleri ticarethane haline getiren, öğrencileri müşteri yapan, parasız eğitim hakkını har(a)çlarla elimizden alan, özgür düşünceyi engelleyen, eğitimi yozlaştıran kurumun kuruluşudur.
YÖK, kuruluşundaki amaçları gerçekleştirmekte devam ediyor. Üniversitelerde oluşturulan kadrolar, öğrencileri gerçeklerden uzaklaştırıyor. Gün geçtikçe ses etmeyenler, düzene ayak uyduranlar çoğalıyor.
Bağımsız Üniversite hakkımızdır. Ses etmeyenler olduğu kadar, seslerini ulaştırabilmek için avaz avaz bağıranlar da vardır. Demokratik olduğu söylenen bir devletin öğrencileri, özgürce düşünebilmek için devletinden işkence görmektedir. Öğrencilerin eğitim hakkı, devletin kurumları tarafından çiğnenmektedir. Öğrenciler, susturulamaz.
Üniversitelerin özgürleşmesi için YÖK kaldırılsın.
5 Kasım 2011 Cumartesi
14 Ekim 2011 Cuma
" Parasız Eğitim Hakkımızdır "
"2011-2012 İstanbul Üniversitesi Akademik Yıl açılışına katılan R.T.Erdoğan'ı, öğrenciler alkışlarla karşıladı" diye başlık atmış Zaman gazetesi. İsimleri zaman ama belli ki zaman-dışı kalmışlar.
R.T.Erdoğan o gün pankartlarla, ıslıklarla, öfkeyle karşılandı. Pankart vardı çünkü, üç maymunu oynayanların görememe engelini aşmaya çalışıyorlardı. Islık vardı çünkü, kendilerine kaldırılan jopları protesto ediyorlardı. Öfke vardı çünkü, eğitim aldıkları yere 'Başbakan geldiği için giremiyorlardı.
Birilerinin alkışladığı 'Başbakan, parasız eğitim isteyen öğrencileri tutuklatıyor, onlara işkence ettiriyordu. Zaten bunları yaptıran birinden, öğrencilerin derslerine girmesine izin vermesi beklenemezdi. Böyle bir şahsiyeti alkışlarla karşılayan gürûh, siz bir kapıda haremlik selamlık birbirinizi pohpohlarken, diğer kapıda sizin de hakkınızı arayan gençler vardı. Ve onlardan 37 tanesi sizin için de gözaltına alındı. Tabi bunun ne önemi var Zaman sizi yapmış manşet, hakkını arayan da olmuş bu zamanda istenmeyen çocuk.
R.T.Erdoğan o gün pankartlarla, ıslıklarla, öfkeyle karşılandı. Pankart vardı çünkü, üç maymunu oynayanların görememe engelini aşmaya çalışıyorlardı. Islık vardı çünkü, kendilerine kaldırılan jopları protesto ediyorlardı. Öfke vardı çünkü, eğitim aldıkları yere 'Başbakan geldiği için giremiyorlardı.
Birilerinin alkışladığı 'Başbakan, parasız eğitim isteyen öğrencileri tutuklatıyor, onlara işkence ettiriyordu. Zaten bunları yaptıran birinden, öğrencilerin derslerine girmesine izin vermesi beklenemezdi. Böyle bir şahsiyeti alkışlarla karşılayan gürûh, siz bir kapıda haremlik selamlık birbirinizi pohpohlarken, diğer kapıda sizin de hakkınızı arayan gençler vardı. Ve onlardan 37 tanesi sizin için de gözaltına alındı. Tabi bunun ne önemi var Zaman sizi yapmış manşet, hakkını arayan da olmuş bu zamanda istenmeyen çocuk.
20 Eylül 2011 Salı
" Seyircileştiremediklerimizden misiniz? "
Seyircisiz maç, herkesin kör ve dilsiz olduğu bir dünyaya benzer.
Taraftarsız maç ise, sessiz sinemaya.
Öncelikle bu iki kavram arasındaki büyük farkı görmek gerek. Zira bu kavramlar insanın ağzından çıkarken, fark kimsenin aklına gelmiyor. Seyirci demek, seyir eden (seyreden) demektir. Taraftar ise bambaşka bir boyut.
Maçlar herkesin izlemesi için vardır. Ancak taraftar, sadece izleyen değildir. Onlar, takımın yanındadır, bazen sağ açıkta, bazen sol kanatta. Seyirci golü futbolcunun attığını zannederken, aslında o golün asistini yapan kale arkası, kafaya çıkıp topu ağlara gönderen kapalıdır.
Takım ya da takımlar, taraftarların olmadığı bir statta, en fazla antreman yapmış gibi hissederler. Maçlara seyirci yasağı koyduğunu sanan federasyon, kendi içinde çelişmektedir. "Seyirci cezalı" denilen maçlarda yayın akışı ve para akışı devam etmekte ve herkes seyir eden (seyreden) olmaktadır. Olan sadece taraftara olur. Takımının yanında olamamak, büyük üzüntüler zincirinin başlangıcıdır.
Ve günümüzün modası, "seyirci cezalı" maçlara kadınlar ve çocuklar girebilecek. Neden? Kadınlar öteki maçlarda taraftar değil mi? Tribünlerin çoğunu erkeklerin oluşturduğu bir gerçek, fakat stada gelen kadınların sayısı da gittikçe artmakta. Federasyon kadınlarla erkekleri ayırarak, kadınların onlara örnek olabileceğini, bu yüzden böyle bir imkanın yaratıldığını söylüyor. Başka bir bakış açısıyla bakarsak, genelde erkeklerin yaptığını kadınlar yapamaz mı? Düzgün hareketlerde bulunmuyor diye suçlanan "erkek taraftarları" yetiştiren de kadınlar değil mi? Kadınlar sadece seyirci de, erkekler sadece taraftar mı? Burada kadın-erkek eşitliği erkek tarafından sıkıntı yaşamaktadır. Kadınlara ayrıcalık vermeyi çok istiyorsanız, yapın genel indirimlerinizi.
Esasında yapılan hata sadece kadınların içeri alınması değil, maçların taraftarsız olmasıdır. Cezalı maçlarda bütün gelirler yok olurken, taraftardan giden sadece bir hazdır.
Sevdaya yasak koyanlar bilmezler ki, uzaktan sevmek de sevmelerin en güzelidir.
Taraftarsız maç ise, sessiz sinemaya.
Öncelikle bu iki kavram arasındaki büyük farkı görmek gerek. Zira bu kavramlar insanın ağzından çıkarken, fark kimsenin aklına gelmiyor. Seyirci demek, seyir eden (seyreden) demektir. Taraftar ise bambaşka bir boyut.
Maçlar herkesin izlemesi için vardır. Ancak taraftar, sadece izleyen değildir. Onlar, takımın yanındadır, bazen sağ açıkta, bazen sol kanatta. Seyirci golü futbolcunun attığını zannederken, aslında o golün asistini yapan kale arkası, kafaya çıkıp topu ağlara gönderen kapalıdır.
Takım ya da takımlar, taraftarların olmadığı bir statta, en fazla antreman yapmış gibi hissederler. Maçlara seyirci yasağı koyduğunu sanan federasyon, kendi içinde çelişmektedir. "Seyirci cezalı" denilen maçlarda yayın akışı ve para akışı devam etmekte ve herkes seyir eden (seyreden) olmaktadır. Olan sadece taraftara olur. Takımının yanında olamamak, büyük üzüntüler zincirinin başlangıcıdır.
Ve günümüzün modası, "seyirci cezalı" maçlara kadınlar ve çocuklar girebilecek. Neden? Kadınlar öteki maçlarda taraftar değil mi? Tribünlerin çoğunu erkeklerin oluşturduğu bir gerçek, fakat stada gelen kadınların sayısı da gittikçe artmakta. Federasyon kadınlarla erkekleri ayırarak, kadınların onlara örnek olabileceğini, bu yüzden böyle bir imkanın yaratıldığını söylüyor. Başka bir bakış açısıyla bakarsak, genelde erkeklerin yaptığını kadınlar yapamaz mı? Düzgün hareketlerde bulunmuyor diye suçlanan "erkek taraftarları" yetiştiren de kadınlar değil mi? Kadınlar sadece seyirci de, erkekler sadece taraftar mı? Burada kadın-erkek eşitliği erkek tarafından sıkıntı yaşamaktadır. Kadınlara ayrıcalık vermeyi çok istiyorsanız, yapın genel indirimlerinizi.
Esasında yapılan hata sadece kadınların içeri alınması değil, maçların taraftarsız olmasıdır. Cezalı maçlarda bütün gelirler yok olurken, taraftardan giden sadece bir hazdır.
Sevdaya yasak koyanlar bilmezler ki, uzaktan sevmek de sevmelerin en güzelidir.
7 Eylül 2011 Çarşamba
" Altta Kalanın Canı Çıksın "
Daha hiçbir şey yokken doğa belirdi önce. Piramitin en altındakiler; bitkiler. Kendi aralarında bir bütündüler. İyileri de vardı, kötüleri de. Geçinip gidiyorlardı, taa ki hayvanlar gelene kadar. Piramitin ortasındakiler; hayvanlar. Onlar da bir bütündü. Zamanla hiyerarşi bütünün ortasına oturdu. Büyük olan küçük olanı yiyerek beslendi. Keyif bu ya, bitkiler de yenildi. Döngü böyle sağlanıyordu çünkü. Herkes hayatta kalmanın peşinde, bazıları herkesin üstünde. Hayvanlar, bitkilerin üzerinde hakimiyet kurdu. Ancak sonrasında insanlar belirdi. Piramitin üstündekiler; insanlar. Belki de hayatta kalma ihtiyacını en çok içerisinde bulunduranlar. Piramitin altlarından beslendiler. Bitkiyi de hayvanı da yediler. Yetmedi, zulmettiler, kirlettiler, yok ettiler. Kendilerini her zaman en üstün ırk olarak gördüler. Diğerlerinden farkları vardı, birbirlerini yiyemiyorlardı. Tabi gerçek anlamda. Bu yüzden birbirlerini katlettiler. Katliamlar yaparak birbirleri üzerinde üstünlük kurmaya çalıştılar. Bazıları üstün geldi, çoğunluk perişan.
Kendini üstün ırk olarak görüp, kendi ırkında bile katliamlar yapan insanoğlu, sorarım sana Piramitin sivri ucunda senin olduğundan emin misin? Dünyanın sonu bilinmezken, insanların son tür olduğu nereden biliniyor? Dünya üzerindeki her canlı yaşayabilmek için, başkasını katlediyor.
Senden sonrakilerin de olacağını düşünerek yaşa. Ezilmek senin için kötüyse, sen de başkasını ezme.
Kendini üstün ırk olarak görüp, kendi ırkında bile katliamlar yapan insanoğlu, sorarım sana Piramitin sivri ucunda senin olduğundan emin misin? Dünyanın sonu bilinmezken, insanların son tür olduğu nereden biliniyor? Dünya üzerindeki her canlı yaşayabilmek için, başkasını katlediyor.
Senden sonrakilerin de olacağını düşünerek yaşa. Ezilmek senin için kötüyse, sen de başkasını ezme.
16 Ağustos 2011 Salı
" Sesimi Duyan Var mı? "
Uykudaydı İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bolu, Yalova...
Önce 17'sinde Ağustos'un, sonra 12'sinde Kasım'ın.. diye devam ediyor bir şarkıda geçen sözler.
Göçtük bu sözlerin anlatmaya çalıştığı anlarda.
Göçtük, çünkü haberimiz yoktu, kolay yoldan para kazananın taşımızdan, demirimizden çaldığından. Göçtük, çünkü bilmiyorduk birilerinin, 'başkalarının adamı olduğunu. Göçtük, çünkü çözemedik ahbaplık ilişkilerini. Göçtük, çünkü başkalarının umurunda değildi hayatımız.
Deprem değil, 'başkaları soktu bizi göçük altına. Sonra, başkaları birilerini sorumlu gösterdi, aradan kısa bir zaman geçti, unutmamıza yetti. Başkaları da birileri de çalıp çırpmaya devam ediyor.
Hala göçüyoruz, sesimi duyan var mı?
Önce 17'sinde Ağustos'un, sonra 12'sinde Kasım'ın.. diye devam ediyor bir şarkıda geçen sözler.
Göçtük bu sözlerin anlatmaya çalıştığı anlarda.
Göçtük, çünkü haberimiz yoktu, kolay yoldan para kazananın taşımızdan, demirimizden çaldığından. Göçtük, çünkü bilmiyorduk birilerinin, 'başkalarının adamı olduğunu. Göçtük, çünkü çözemedik ahbaplık ilişkilerini. Göçtük, çünkü başkalarının umurunda değildi hayatımız.
Deprem değil, 'başkaları soktu bizi göçük altına. Sonra, başkaları birilerini sorumlu gösterdi, aradan kısa bir zaman geçti, unutmamıza yetti. Başkaları da birileri de çalıp çırpmaya devam ediyor.
Hala göçüyoruz, sesimi duyan var mı?
3 Ağustos 2011 Çarşamba
" ODTÜ "
Herkesin tatilde olduğu bir dönemde büyükşehir meclis gündemine gelecek olan ODTÜ'nün imar planı ile ilgili "sivil toplum kuruluşlarının" istekleri adı altında bir yağmanın önünü açma girişimi mevcut şu anda. 50 kilometre yarıçapındaki metropoliten Ankara içerisinde Atatürk Orman Çiftliği, Atatürk Kültür Merkezi alanları dışında "yegane saygın alanı" olan ağaçlandırma faaliyetleri ile Ağa Han Ödülü almış ODTÜ'yü çıkarlarına alet etmek isteyenlere, bir eğitim kurumunu daha rant sağlamak amacıyla yok etmeye kalkışanlara karşı herkesi göreve çağırıyoruz. Bir imza da siz atın.
İmza Metni & Basında ODTÜ Yol Olmasın İmza Kampanyası:
http://odtu-yol-olmasin.tumblr.com
http://imza.la/odtu-yol-olmasin
Düzenleyen: http://www.facebook.com/odtukampus
Türker Günal & Metin Şenbil
İletişim için: http://imza.la/iletisim/odtu-yol-olmasin
İmza Metni & Basında ODTÜ Yol Olmasın İmza Kampanyası:
http://odtu-yol-olmasin.tumblr.com
http://imza.la/odtu-yol-olmasin
Düzenleyen: http://www.facebook.com/odtukampus
Türker Günal & Metin Şenbil
İletişim için: http://imza.la/iletisim/odtu-yol-olmasin
27 Temmuz 2011 Çarşamba
" Panzerlerin Gölgesinde Büyüyemeyenler "
Önce kendimi bir polisin yerine koymak istiyorum. Görevdeyiz, yaptığım tek şey emirleri yerine getirmek. Sadece bağırıyorlar, kıza kıza, karşımızdakiler canımızı istermiş gibi. Karşımda çocuklar var, inadına emir yağdırıyorlar, " onlar hakediyor. " Vuruyorum, atıyorum, sıkıyorum.. Karşılığında kafama bir taş geliyor. Sebep? diyorum, kinleniyorum, susuyorum.
Kendimi eline taş alan çocuğun yerine koyuyorum. Söylemek istesem bir sürü tarih, olay sayarım. Ama ben sadece çocuğum, büyüklerim ya da ölmüşlerim ne yapmış bilsem bile, ben hala hayatın başındayım. Kendi başıma öğreneceğim çatışmaların sebebini. Elimde taş var, neden? Çünkü ben fakirim, çünkü ben ötekileştirilmişim, çünkü benim kardeşlerim beni düşman görüyor. Sebep mi arıyorum? Hayır, sebebi yok aslında, ben sadece bir çocuğum. Kafam kanıyor, boğazım yanıyor, nefes alamıyorum. Benim katillerim bana taş atan çocuk diyor, oysa ben sadece çocuğum..
Doğan Teyboğa, Silopi'de gaz bombası yüzünden hayatını kaybetti. Ona neden düşman oldular ya da o gün yaşanan çatışmanın sebebi neydi, umurumda değil. Doğan'ın kanatları 13 yaşında kırıldı, o sadece bir çocuktu.
Katil polis bir can daha aldı, bir çocuktan çıkardı hıncını, görev tamamdır.
Kendimi eline taş alan çocuğun yerine koyuyorum. Söylemek istesem bir sürü tarih, olay sayarım. Ama ben sadece çocuğum, büyüklerim ya da ölmüşlerim ne yapmış bilsem bile, ben hala hayatın başındayım. Kendi başıma öğreneceğim çatışmaların sebebini. Elimde taş var, neden? Çünkü ben fakirim, çünkü ben ötekileştirilmişim, çünkü benim kardeşlerim beni düşman görüyor. Sebep mi arıyorum? Hayır, sebebi yok aslında, ben sadece bir çocuğum. Kafam kanıyor, boğazım yanıyor, nefes alamıyorum. Benim katillerim bana taş atan çocuk diyor, oysa ben sadece çocuğum..
Doğan Teyboğa, Silopi'de gaz bombası yüzünden hayatını kaybetti. Ona neden düşman oldular ya da o gün yaşanan çatışmanın sebebi neydi, umurumda değil. Doğan'ın kanatları 13 yaşında kırıldı, o sadece bir çocuktu.
Katil polis bir can daha aldı, bir çocuktan çıkardı hıncını, görev tamamdır.
6 Temmuz 2011 Çarşamba
" KüçükArmutlu "
Boğazın eteklerinde, denizin mavisiyle, doğanın yeşiliyle bütünleşmiş bir semttir. 70lerde tek katlı evler kondurulmuştur yollarına, gecekondu demişler buralara. İçerisinde birçok genci barındırmış bu semt, memleketini koruyan, halkının bağımsızlığını isteyen canları barındırmış. O yüzden demişler halkına terörist bunlar diye. İnsanları aynı Anadolu kardeşliğini yaşatmaktadır burada. Bencillik, düzenbazlık yoktur, paylaşmayı bilir her insanı, tepesinde uçan martılar bile paylaşır bu semtle her şeyini.
Armutlu’nun etrafı kaybedilmiş, havuzlu bahçelerle, binbir çeşit arabalı otoparklarla, gökdelenlerle, villalarla çevrilmiş. İstemişler ki gecekondu mahallesini de alalım, orayı da işletme haline getirelim, cebimizi dolduralım. Konduların her bir taşında kanı varmış o halkın, direnmiş. Yıktırmamış yuvalarını. Bu sebeple başlamış baskılar, dayatmalar, yıldırmalar.
Semtin girişinde tanklar bulunur. Vakti zamanında semtin okullarını zapt etmiş bu tanklar. Çocukları ezmişler, analarına, babalarına işkence etmişler. Tek suçları Armutlu'da doğmakmış onların. Ama onlar yine direnmişler, çocuklar her şeyin bilincinde karşı çıkmış tanklara. Bu kondularda işçiler yaşar. Üç beş kuruşa geçimini sağlamaya çalışıp, çocuğunu okutmak ister bu işçiler. O işçilerin alın teri o semt.. Onların başka yerde yapamayacağını bile bile istemişler Armutlu’yu. Direnişin en güzelini yaratmış bu halk, canlarını feda etmekten çekinmeden.
Tüm bunlar olurken, yozlaştırılmaya çalışılan kitleler, haklı görmektedir devleti. Sanırlar ki gecekondular mafeder İstanbul’u. Sanırlar ki direnenler teröristtir. İstanbul’un taşını, toprağını, suyunu, havasını bozan kapitalizmin yapılarıdır. Evini yıktırmayan halk, yaşama hakkını, bağımsızlığını savunandır. Her şeyi emperyalistlerin yaptırımlarıyla algılayan kesimler, bu halk sizin için de direnmektedir.
30 Haziran 2011 Perşembe
" Yakanı Meçhul Yara: Sivas "
Yükseldi alevler gökyüzüne, gökyüzü karanlıktı sarmıştı duman dört bir yanı..
Ne parlayan alev, ne de kara duman acıtmadı canımı, şuursuzca bir cana kıymayı düşünenler kadar. Sivas ellerinde sazlar çalınır, söylesene Sivas emanete böyle mi bakılır.
Duyguların kolayca değiştirilebileceği bir toplumda, din sömürüsü nereye kadar. Hangi kitapta yazar insanı yakmak? Sen geçmişini, kültürünü, çeşitliliğini, geleceğini yaktın. İnsanın insana kulluğu devam ettikçe, katliamlar bitmez bu topraklarda.
Gerekirse yakar bütün Canlar kendini küllerinden bir daha doğarlar. Hepimizin kardeş olabileceği bu topraklarda gelin Canlar bir olalım, kula kulluk bitsin artık.
Ateşe semah duranlar, ölümsüzdür.
25 Haziran 2011 Cumartesi
'' Hey gidi Asi Çocuk ''
Karadeniz'in kayalarına vuran dalgalarda tanıdık seni..
İsyanın Karadeniz'de kalmadı, ulaştı yurdun her toprağına. Her çocuğun umudu sensin, özgürlük peşinde koşan her insanın umudu..
Bizim umudumuz, senin ritimlerin. Yürüyüşünü kesemediler, dalga dalga çoğalıyor ardımızdakiler.
Zuğaşi berepe, haydee gidelim yıldızların çok olduğu bir gökyüzü altına.
Karadeniz bastı seni bağrına, hiçbir isyan olmaz sensiz.
Kazım Koyuncu, her ananın çocuğudur. Onurumuzdur.
İsyanın Karadeniz'de kalmadı, ulaştı yurdun her toprağına. Her çocuğun umudu sensin, özgürlük peşinde koşan her insanın umudu..
Bizim umudumuz, senin ritimlerin. Yürüyüşünü kesemediler, dalga dalga çoğalıyor ardımızdakiler.
Zuğaşi berepe, haydee gidelim yıldızların çok olduğu bir gökyüzü altına.
Karadeniz bastı seni bağrına, hiçbir isyan olmaz sensiz.
Kazım Koyuncu, her ananın çocuğudur. Onurumuzdur.
8 Haziran 2011 Çarşamba
"Aynı Kabusu Görmüşüz Biz"
Aynı yoldan geçmişiz biz,
İhalesine fesat karıştırılan, peşkeş çekilerek satılan, sahil yolu adı altında karadenizi katleden, günün her saatinde trafik batağına batan, köyleri kasabalardan ayıran, halkın kullanımına ait olan ama isparkın himayesine giren, şuursuzca kapatılıp açılan yollardan..
Aynı sudan içmişiz biz,
Kütahya'da siyanürlü, Ankara'da mikroplu, Karadeniz'de Anadolu'da HESlerle sonu getirilen sudan..
Yazımız bir, kışımız bir,
Her mevsim ekmeğini kurtarmanın peşinde, insanı tüketen çalışma koşullarında, kodamanların emri altında..
Aynı dağın yeliyiz biz,
Eskiden ormanların kapladığı, şimdilerde gökdelenlerin yer aldığı..
Biz Halkız, ya siz?
Aynı topraklarda açlık görmüşüz, aynı zulmü çekmişiz biz.
İhalesine fesat karıştırılan, peşkeş çekilerek satılan, sahil yolu adı altında karadenizi katleden, günün her saatinde trafik batağına batan, köyleri kasabalardan ayıran, halkın kullanımına ait olan ama isparkın himayesine giren, şuursuzca kapatılıp açılan yollardan..
Aynı sudan içmişiz biz,
Kütahya'da siyanürlü, Ankara'da mikroplu, Karadeniz'de Anadolu'da HESlerle sonu getirilen sudan..
Yazımız bir, kışımız bir,
Her mevsim ekmeğini kurtarmanın peşinde, insanı tüketen çalışma koşullarında, kodamanların emri altında..
Aynı dağın yeliyiz biz,
Eskiden ormanların kapladığı, şimdilerde gökdelenlerin yer aldığı..
Biz Halkız, ya siz?
Aynı topraklarda açlık görmüşüz, aynı zulmü çekmişiz biz.
5 Haziran 2011 Pazar
"Çevre'nin Umudu"
Daha kimsecikler yokken o vardı, sonra biz geldik önce harap ettik, ardından öldürdük. Cinayet işledik, doğayı katlettik. Çevreyle birlikte yaşam, bize göre değildi. Bünyeye tersti, biz ki siteler kurmak için ormanları yakan, fabrikalar yapmak için tepeleri yıkan, santraller kurmak için dereleri tüketen, kefenin cebinin olduğunu sanıp canlıları yok eden..
Eskiden buralar dutluktu, her taraf yeşil, aşağılar dereydi. Şimdi dutluğun yerinde gökdelen, yeşilin yerinde gri, derenin yerinde otoyol var. Aldığımız her nefeste içimize çekiyoruz, çevrenin son nefeslerini. Son nefesimizi verirken bağrına basacak mı acaba çevre bizi?
Bir Çevre Günü'nün daha bitimindeyiz. Hala ormanlar yok olmakta, dereler kurumakta, denizler pislenmekte, canlılar ölmekte...
Eskiden buralar dutluktu, her taraf yeşil, aşağılar dereydi. Şimdi dutluğun yerinde gökdelen, yeşilin yerinde gri, derenin yerinde otoyol var. Aldığımız her nefeste içimize çekiyoruz, çevrenin son nefeslerini. Son nefesimizi verirken bağrına basacak mı acaba çevre bizi?
Bir Çevre Günü'nün daha bitimindeyiz. Hala ormanlar yok olmakta, dereler kurumakta, denizler pislenmekte, canlılar ölmekte...
1 Haziran 2011 Çarşamba
" Metin Lokumcu "
Hopa, dünyanın en güzel yeşilini barındırır içerisinde. Yaylaları yemyeşil, tarlaları dopdolu, dağları karlı, dereleri çağlayan. İşte o yeşili bitirmek isteyenlere karşı kendini siper etti Metin Öğretmen. Siyasiler geliyormuş memlekete, başbakan geliyormuş, sesini duyurabilse belki de kurtarabilecek yeşilini. Yükledi umudunu sırtına çıktı meydanlara.
O hayatı boyunca öğrencilerini insanlığa kazandırmak için çabaladı, ter döktü. Yine bir öğretmenin yetiştirdiği polis tarafından öldürüldü. Eee sonra? Sonrasında bir şey yok. Halk bilse de neyin ne olduğunu, onlara unutturmak istercesine susuyor medya, susuyor siyaset. Bir can gitmiş, yine bir polis yüzünden, ama gündem tayyip'in korumasının otobüsten düşmesi. Bu toprakların istediğini söyleyebilme, eylemini yapabilme hakkı var. Tabi lafta. Daha kaç can gerek, polis şiddetini durdurmaya.
Katil devlet hesap verene dek, susmayacak öğrenciler.
" Su haktır, Satılamaz! "
O hayatı boyunca öğrencilerini insanlığa kazandırmak için çabaladı, ter döktü. Yine bir öğretmenin yetiştirdiği polis tarafından öldürüldü. Eee sonra? Sonrasında bir şey yok. Halk bilse de neyin ne olduğunu, onlara unutturmak istercesine susuyor medya, susuyor siyaset. Bir can gitmiş, yine bir polis yüzünden, ama gündem tayyip'in korumasının otobüsten düşmesi. Bu toprakların istediğini söyleyebilme, eylemini yapabilme hakkı var. Tabi lafta. Daha kaç can gerek, polis şiddetini durdurmaya.
Katil devlet hesap verene dek, susmayacak öğrenciler.
" Su haktır, Satılamaz! "
28 Mayıs 2011 Cumartesi
"Kadının Fendi"
Ezelden beri tartışma konusudur aslında kadının toplumdaki yeri. Çok eskilere gidersek o yer kocanın yanıdır, az yaklaşırsak evin dört duvarıdır, daha da yaklaşırsak çocuklarının yuvasıdır. Modern zamanımıza baktığımızda bu konuya daha ılımlı yaklaşıldığını görmekteyiz. Öncelikle artık ev hanımı tamlamasının kullanımı azalmaktadır. Aile içerisindeki ekonomik sıkıntıların büyümesiyle, ata-erkil ailelerde bile kadının meslek sahibi olması söz konusu olmaktadır. Çalışan kadın, öğrenen, öğrenmeye devam eden, toplumdaki en ufak bir değişikliği bile yakalayan kadındır.
Bedeni şimdiki zamanımızda bulunan, beyni geçmişte kalmış olan erkekler, günümüzde de ne yazık ki kadınları bastırmaktadır. Çoğu zaman bu uygulama aile içi şiddetle sonlanır. Peki bunun bir çözümü yok mu? Bir sürü sivil toplum kuruluşu, yardım vakıfları kadına şiddete son vermek için çalışmalar düzenlemekte. Tabi bizim ülkemizde bunların işe yarar olabilmesi için siyasilerin olaya karışması beklenir. Ne yazık ki bu zamana kadar kurulan hiçbir hükümet kadına yönelik şiddeti bitirmek adına etkili yaptırımlarda bulunmamıştır. Oysa kadın eğitim merkezleri açmak, buraları takip etmek, hastanelerde bu konuyla ilgili birimler oluşturmak, kadının haklarını bilmesini sağlamak ve korkusunu yenmeye yardımcı olmak yapılması zor şeyler değildir.
Şiddet gören kadın karakola sığınıp tekrardan eşini beklemek zorunda kalmamalıdır. Bazıları bunu aşmak için erkeklere de eğitim verilmesini istemekte. Kesinlikle haklılar, ancak kadının eğitilmesi daha önemlidir. Öyle ki şiddet uygulayan adamları da doğuran kadındır. Onların ilk eğitimini verecek olan da kadınlardır.
Kadın, artık her alanda var olabileceğini kanıtlamıştır. Kadın-erkek eşitliği denilen olay gün geçtikçe gelişme göstermektedir. Bu gelişmenin devam edebilmesi için de bilinçli bir topluma ihtiyaç duyulmaktadır. " Kadın ne anlar ondan! " gibi cümleler artık tarihe karışmalıdır. Kadının önünü açmak hem insanlık için hem de toplumumuz için en doğru olanıdır.
Bedeni şimdiki zamanımızda bulunan, beyni geçmişte kalmış olan erkekler, günümüzde de ne yazık ki kadınları bastırmaktadır. Çoğu zaman bu uygulama aile içi şiddetle sonlanır. Peki bunun bir çözümü yok mu? Bir sürü sivil toplum kuruluşu, yardım vakıfları kadına şiddete son vermek için çalışmalar düzenlemekte. Tabi bizim ülkemizde bunların işe yarar olabilmesi için siyasilerin olaya karışması beklenir. Ne yazık ki bu zamana kadar kurulan hiçbir hükümet kadına yönelik şiddeti bitirmek adına etkili yaptırımlarda bulunmamıştır. Oysa kadın eğitim merkezleri açmak, buraları takip etmek, hastanelerde bu konuyla ilgili birimler oluşturmak, kadının haklarını bilmesini sağlamak ve korkusunu yenmeye yardımcı olmak yapılması zor şeyler değildir.
Şiddet gören kadın karakola sığınıp tekrardan eşini beklemek zorunda kalmamalıdır. Bazıları bunu aşmak için erkeklere de eğitim verilmesini istemekte. Kesinlikle haklılar, ancak kadının eğitilmesi daha önemlidir. Öyle ki şiddet uygulayan adamları da doğuran kadındır. Onların ilk eğitimini verecek olan da kadınlardır.
Kadın, artık her alanda var olabileceğini kanıtlamıştır. Kadın-erkek eşitliği denilen olay gün geçtikçe gelişme göstermektedir. Bu gelişmenin devam edebilmesi için de bilinçli bir topluma ihtiyaç duyulmaktadır. " Kadın ne anlar ondan! " gibi cümleler artık tarihe karışmalıdır. Kadının önünü açmak hem insanlık için hem de toplumumuz için en doğru olanıdır.
24 Mayıs 2011 Salı
"Hayata Anlam Katan Şey; Dost"
Sevgili yerine koyarız biz dostu, hayattır, değişilmezdir, vazgeçilmezdir. Pes ettiğinde seni kavgaya döndürendir, yaşama sebeplerinden biridir. Yanında olmasan bile yanında olandır. Her düşüncede o vardır, onu ilk düşünen sensindir ya da düşüncesinden şüphe eden. Bu yüzden kırılır dallarımız heralde. Ama can, dost olmuş bir kere, boşvermez bu bünye onu bile bile..
23 Mayıs 2011 Pazartesi
"Grup Yorum"
Kimisi çok sever onları, kimisi de uzak durur.
Kim ne derse desin, onlar diğerlerinden her zaman farklı olmuştur. Bu işe başladıklarında tek amaçları, halkın sesi olmaktı. Öyle de oldu zaten, ama yerinde sayarak değil, dolu dolu, gittikçe dozu artarak, her bünyeye ulaşan ses oldular. Peki onlar kimdir?
Bazen hiç tanımadığın biriyle paylaştığın ekmektir Yorum, bazen de haksızın karşısında sıktığın yumruk. Munzur'da akan çaydır, Dersim'de yanan ateş, madenden gelen ışıktır, Taksim'deki işçi.. Mahir'dir, Deniz'dir, Sinan'dır, Hüseyin'dir, Nazım'dır, Ulaş'dır... Kısacası Umut'tur Yorum, ateşin çocuklarının gözlerinde yanan.
Senelerdir üzerlerinde yıldırma politikaları uygulanmakta, ama onlar hala savaşıyor, hala kavganın sesi. Kimse sanmasın ki Yorum böyle oyunlarla yok edilir. Grup Yorum üyeleri tutuklanmakla bitmez, öyle ki Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nu hınca hınç dolduran tek grup onlar, İnönü'de 60 bin, Bakırköy'de 120 bin.. Haydi tutuklayın ardından gelenleri. Bir tanesi bile başeğmez zulümlere.
Yorum anlatılmakla bitmez, onları daha iyi tanımak istiyorsanız çok zahmete gerek yok, kulak verin hayata, sokaklara, meydanlara. Direnen yaşamın her köşesinde onlardan bir iz vardır.
Grup Yorum onurumuzdur.
Kim ne derse desin, onlar diğerlerinden her zaman farklı olmuştur. Bu işe başladıklarında tek amaçları, halkın sesi olmaktı. Öyle de oldu zaten, ama yerinde sayarak değil, dolu dolu, gittikçe dozu artarak, her bünyeye ulaşan ses oldular. Peki onlar kimdir?
Bazen hiç tanımadığın biriyle paylaştığın ekmektir Yorum, bazen de haksızın karşısında sıktığın yumruk. Munzur'da akan çaydır, Dersim'de yanan ateş, madenden gelen ışıktır, Taksim'deki işçi.. Mahir'dir, Deniz'dir, Sinan'dır, Hüseyin'dir, Nazım'dır, Ulaş'dır... Kısacası Umut'tur Yorum, ateşin çocuklarının gözlerinde yanan.
Senelerdir üzerlerinde yıldırma politikaları uygulanmakta, ama onlar hala savaşıyor, hala kavganın sesi. Kimse sanmasın ki Yorum böyle oyunlarla yok edilir. Grup Yorum üyeleri tutuklanmakla bitmez, öyle ki Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nu hınca hınç dolduran tek grup onlar, İnönü'de 60 bin, Bakırköy'de 120 bin.. Haydi tutuklayın ardından gelenleri. Bir tanesi bile başeğmez zulümlere.
Yorum anlatılmakla bitmez, onları daha iyi tanımak istiyorsanız çok zahmete gerek yok, kulak verin hayata, sokaklara, meydanlara. Direnen yaşamın her köşesinde onlardan bir iz vardır.
Grup Yorum onurumuzdur.
22 Mayıs 2011 Pazar
"2011 Seçimleri Hits"
Seçimlerin yaklaştığını nereden anlar insan? Gürültü kirliliğinden.. Madem böyle bir kirlilik var hayatımızda ben de bu kirliliğin ne anlatmak istediğini anlamak isterim. Birkaçını ele alacak olursak:
Akp: Şöyle diyor seçim müziğinde "düşünmeden ver oyunu akp'ye". Düşünürsen ceplerinin nasıl dolduğunu, toplumun nasıl yozlaştığını, dinin nasıl sömürüldüğünü, fakirin nasıl daha çok fakir olduğunu anlarsın, sakın haa düşünme. Gerçi biz müstahak müstahak yaşıyoruz belli zaten kimselerin düşünmediği. Geçenlerde rastlaştığım bir teyze şunları söylüyor " kim namaz kılıyorsa oyumu ona veririm, hakkımı yiyorsa da öbür tarafta cezasını çeker." Ahh be teyzem sen önce burada ara hakkını, senin dinin kendini ezdirmeni emretmiyor.
Mhp: Akp'ye karşı bir rap müziğiyle çıkmış sahnelere. Şöyle diyor o da akp için şarkının bir yerinde, "milleti birbirinden ayırma partisi..." Çok eskiye değil yakın geçmişe bakarsak milleti birbirinden ayırıp, birbirine düşürenin hangi hareketten olduğunu biliriz heralde. Seçim vaadleri çok kısır kalmış belli ki, it dalaşına fazla dalmış liderler. Evlerde çocuklar, nerede püskevitler? Bu makara da bir şeyi görmemizi engelledi aslında; cümlenin tamamını. Çocuk babasına benim niye püskevitim yok diyemez bu ülkede, o bilir ki zaten babasının da yiyeceği bir ekmeği yok.
Chp: Onur Akın bestelemiş müziğini Kılıçdaroğlu için. Nakaratında şu sözler geçiyor " geliyor geliyor Kılıçdaroğlu, hem temiz hem dürüst bir insanoğlu..." Memleketimizin çakma solcu partisinin genel başkanı kendisi için hazırlanmış olan Zazaca yazılmış bir pankartı, Akp ona karşı kullanmasın diye indirtti. Tayyip her yerde onlar alevi diyor. Ama nedense Kılıçdaroğlu'nun "ben aleviyim" dediğini daha duyamadık. Sadece "Dersimliyim" demekle yetiniyor, dürüst insanoğlu. Bütün parti kurban olsun Dersim'e.
Özetle diyorlar ki bize; önümüzdeki dört yıl boyunca sizi kim sömürsün?
Haydi Türkiye Seçime.
Akp: Şöyle diyor seçim müziğinde "düşünmeden ver oyunu akp'ye". Düşünürsen ceplerinin nasıl dolduğunu, toplumun nasıl yozlaştığını, dinin nasıl sömürüldüğünü, fakirin nasıl daha çok fakir olduğunu anlarsın, sakın haa düşünme. Gerçi biz müstahak müstahak yaşıyoruz belli zaten kimselerin düşünmediği. Geçenlerde rastlaştığım bir teyze şunları söylüyor " kim namaz kılıyorsa oyumu ona veririm, hakkımı yiyorsa da öbür tarafta cezasını çeker." Ahh be teyzem sen önce burada ara hakkını, senin dinin kendini ezdirmeni emretmiyor.
Mhp: Akp'ye karşı bir rap müziğiyle çıkmış sahnelere. Şöyle diyor o da akp için şarkının bir yerinde, "milleti birbirinden ayırma partisi..." Çok eskiye değil yakın geçmişe bakarsak milleti birbirinden ayırıp, birbirine düşürenin hangi hareketten olduğunu biliriz heralde. Seçim vaadleri çok kısır kalmış belli ki, it dalaşına fazla dalmış liderler. Evlerde çocuklar, nerede püskevitler? Bu makara da bir şeyi görmemizi engelledi aslında; cümlenin tamamını. Çocuk babasına benim niye püskevitim yok diyemez bu ülkede, o bilir ki zaten babasının da yiyeceği bir ekmeği yok.
Chp: Onur Akın bestelemiş müziğini Kılıçdaroğlu için. Nakaratında şu sözler geçiyor " geliyor geliyor Kılıçdaroğlu, hem temiz hem dürüst bir insanoğlu..." Memleketimizin çakma solcu partisinin genel başkanı kendisi için hazırlanmış olan Zazaca yazılmış bir pankartı, Akp ona karşı kullanmasın diye indirtti. Tayyip her yerde onlar alevi diyor. Ama nedense Kılıçdaroğlu'nun "ben aleviyim" dediğini daha duyamadık. Sadece "Dersimliyim" demekle yetiniyor, dürüst insanoğlu. Bütün parti kurban olsun Dersim'e.
Özetle diyorlar ki bize; önümüzdeki dört yıl boyunca sizi kim sömürsün?
Haydi Türkiye Seçime.
20 Mayıs 2011 Cuma
"Koy Bir Kadeh Siyanür"
Kütahya'da, Eti Gümüş A.Ş.'ye ait maden işletmesinde atık depolama barajı 7 Mayıs'da yıkıldı. Siyanürün çevreye yayılma ihtimali yok sayıldı.
20 Mayıs'da Kütahya'da deprem oldu, siyanürün çevreye yayılma ihtimali yok sayılmak üzere. Toplu ölümler başladığında siyanürün çevreye yayılma ihtimali var sayılacak heralde.
Bölgede yapılan araştırmaların sonucu ulaşamayacağımız yerlerde. İçme suyuna siyanürün karışma ihtimali karşısında ortalık sakinleştirilmeye çalışılıyor. Yine bir bakan gelip sudan içerse halk tatmin olacak gibi duruyor. Tabi yerse/içerse..
20 Mayıs'da Kütahya'da deprem oldu, siyanürün çevreye yayılma ihtimali yok sayılmak üzere. Toplu ölümler başladığında siyanürün çevreye yayılma ihtimali var sayılacak heralde.
Bölgede yapılan araştırmaların sonucu ulaşamayacağımız yerlerde. İçme suyuna siyanürün karışma ihtimali karşısında ortalık sakinleştirilmeye çalışılıyor. Yine bir bakan gelip sudan içerse halk tatmin olacak gibi duruyor. Tabi yerse/içerse..
19 Mayıs 2011 Perşembe
"Benim Adım Şifre"
Bu devirde diploma büyük ihtiyaç, herkes okumaya diplomaya muhtaç..
Önce okul kazanma dertleri, sonra okulu bitirme, sonra da yükselebilme. İlk emeğimizdir okumak. Emeğin karşılığı da bilgili olduğunu söyleyen diplomayı almak. Hangimiz istediğimiz bölüme gittik, hangimiz istediğimiz mesleği seçtik? Bir kağıt parçası mı söyleyecek ne olacağımızı? Çoğu kişi bitirmek için okuyor okulunu. Bizi bir şeyler öğrenmeye iten sistem yok ortada. Derler ya hani çocuğun içinde varsa yapar. Tamamen yalan! Bir kere çocuğun eğiliminin olması için teşvik ettirici şeylerin olması gerekir. İşsiz olmak için okuduğunu bilir zaten çoğu öğrenci. Yine de bir şeyler öğrenmek, o diplomadaki notlardan daha önemlidir. Bir yerlere gelebilmek için değil, bir yerlere gelebilmeyi hak etmek için okunmalı okul.
Gelelim şifre muhabbetine.. sen benim hakkımı yemişsin, sen benim emeğimi sömürmüşsün, savunmansa “ şifre var, kopya yok” gibi salak saçması bir şey olmuş. Bütün bu olaylar yüzünden en azından bir tane öğrencinin intihar ederek hayatını kaybettiğinden kimsenin haberi var mı? Hayatlarının en güzel yıllarını bir sınav için harcayanlara sadece özür dileriz denildi. O kadar öğrencinin hayatını etkileyen soruşturma devam ederken başka sınavda da şifre ortaya çıktı. Bu nasıl bir pişmiş kelleciliktir? Şimdi herkes kendince yorum yapıyor. Kimisi öğrenciler Ali Demir’in elini öpsün diyor, kimisi de ben tatmin oldum. Sen mi girdin be adam o sınava, sen mi feda ettin senelerini? Asıl komik olansa milli eğitim bakanının bu konu hakkında yorum yapmaması. Şu an gündemde seçimler var, yavaş yavaş unutulacak yine olanlar. Bütün bunları sindirebilene müstahak tabi. Ama canına kıyanın umurunda mı seçimler, ya hakkının peşinde koşanın…
Bu tür sorunlar kriz ortamını kaynatır, ucunun dokunduğu herkes artık öğrenmeye başlar. Umarım..
18 Mayıs 2011 Çarşamba
"Blog'a Giriş"
İnternet, çağımızın sosyal paylaşım aracı. Bazılarımız için bağımlılık, bazılarımız için araç. Küreselleşmenin belki de en büyük oyuncağı. Öyle ki, msn denen zırvalıkla dünyanın öbür ucundaki biriyle iletişim halinde olabiliyorsun, feysbuk'la öbür kıtalarda ne olmuş ne bitmiş öğrenebiliyorsun. Haberleri takip edip, yorumlar yapıyor, hatta kendin bile haber yazabiliyorsun. Peki bunları yaparken kendine ne katıyorsun? Elbette ister istemez birşeyler kazanıyorsun, ancak bu kazanımların farkında mısın? Düz ekran üzerinden kurduğun iletişim oldukça zahmetli olmaktadır. Yok yok aslında gayet basittir, ama zahmetli olmalıdır. Anlatılmak istenilen şeyler, istenilen şekilde iletilmeyebilir. O anki ruh hali ya da oluşan bir tavır karşı taraf açısından bilinmez ve bu da yanlış anlaşılmaya yol açabilir. Onun için klavye delikanlısı olmamak adına yazılanlara dikkat edilmelidir. Bu bir bakıma aradaki yakınlığı, sıcaklığı öldürür. İşte bu fark sanal hayat ile sosyal hayatın tam ortasında durmaktadır. Sanala olan bağımlılık dehşet verici boyutlara ulaşmıştır. Sosyal hayattaki girişimler, sanaldaki girişimlerden daha az olmaktadır. İnsanlar, o yakınlık hissinin verdiği hazzı kaybederek sanala yönelmektedir. Toplumda var olabilmek, daha doğrusu varlığını hissettirebilmek adına, toplum içerisinde toplum için bir şeyler yapılmalıdır. Ben yaşıyorum diyen kimse kendini toplumdan soyutlayamaz. En fazla geri planda durur. Ancak yine de o toplumun bir parçasıdır. Bu yüzdendir ki, sanal alem farklı bir dünya olmamalıdır. Sosyal yaşamı daha yaşanılabilir bir hale getirmek için kullanılmalıdır. Sosyal hayata etki etmeyen bir sanal etkinlik gittikçe yozlaşmaya yol açabilmektedir. Bu kadar eleştiriden sonra bana da derler sen neden kullanıyorsun diye. Açıkçası ben daha yeni yeni öğrenmekteyim. Elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum ama bir noktada da ona mecbur kalıyorum. İşte bu sebeple ben de yazıyorum. Ama ne yaptığımın, ne için yaptığımın farkında olarak. Sosyal hayat için var olan Blog'a selam olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










