20 Eylül 2011 Salı

" Seyircileştiremediklerimizden misiniz? "

Seyircisiz maç, herkesin kör ve dilsiz olduğu bir dünyaya benzer.
Taraftarsız maç ise, sessiz sinemaya.

Öncelikle bu iki kavram arasındaki büyük farkı görmek gerek. Zira bu kavramlar insanın ağzından çıkarken, fark kimsenin aklına gelmiyor. Seyirci demek, seyir eden (seyreden) demektir. Taraftar ise bambaşka bir boyut.
Maçlar herkesin izlemesi için vardır. Ancak taraftar, sadece izleyen değildir. Onlar, takımın yanındadır, bazen sağ açıkta, bazen sol kanatta. Seyirci golü futbolcunun attığını zannederken, aslında o golün asistini yapan kale arkası, kafaya çıkıp topu ağlara gönderen kapalıdır.

Takım ya da takımlar, taraftarların olmadığı bir statta, en fazla antreman yapmış gibi hissederler. Maçlara seyirci yasağı koyduğunu sanan federasyon, kendi içinde çelişmektedir. "Seyirci cezalı" denilen maçlarda yayın akışı ve para akışı devam etmekte ve herkes seyir eden (seyreden) olmaktadır. Olan sadece taraftara olur. Takımının yanında olamamak, büyük üzüntüler zincirinin başlangıcıdır.

Ve günümüzün modası, "seyirci cezalı" maçlara kadınlar ve çocuklar girebilecek. Neden? Kadınlar öteki maçlarda taraftar değil mi? Tribünlerin çoğunu erkeklerin oluşturduğu bir gerçek, fakat stada gelen kadınların sayısı da gittikçe artmakta. Federasyon kadınlarla erkekleri ayırarak, kadınların onlara örnek olabileceğini, bu yüzden böyle bir imkanın yaratıldığını söylüyor. Başka bir bakış açısıyla bakarsak, genelde erkeklerin yaptığını kadınlar yapamaz mı? Düzgün hareketlerde bulunmuyor diye suçlanan "erkek taraftarları" yetiştiren de kadınlar değil mi? Kadınlar sadece seyirci de, erkekler sadece taraftar mı? Burada kadın-erkek eşitliği erkek tarafından sıkıntı yaşamaktadır. Kadınlara ayrıcalık vermeyi çok istiyorsanız, yapın genel indirimlerinizi.

Esasında yapılan hata sadece kadınların içeri alınması değil, maçların taraftarsız olmasıdır. Cezalı maçlarda bütün gelirler yok olurken, taraftardan giden sadece bir hazdır.

Sevdaya yasak koyanlar bilmezler ki, uzaktan sevmek de sevmelerin en güzelidir. 

7 Eylül 2011 Çarşamba

" Altta Kalanın Canı Çıksın "

Daha hiçbir şey yokken doğa belirdi önce. Piramitin en altındakiler; bitkiler. Kendi aralarında bir bütündüler. İyileri de vardı, kötüleri de. Geçinip gidiyorlardı, taa ki hayvanlar gelene kadar. Piramitin ortasındakiler; hayvanlar. Onlar da bir bütündü. Zamanla hiyerarşi bütünün ortasına oturdu. Büyük olan küçük olanı yiyerek beslendi. Keyif bu ya, bitkiler de yenildi. Döngü böyle sağlanıyordu çünkü. Herkes hayatta kalmanın peşinde, bazıları herkesin üstünde. Hayvanlar, bitkilerin üzerinde hakimiyet kurdu. Ancak sonrasında insanlar belirdi. Piramitin üstündekiler; insanlar. Belki de hayatta kalma ihtiyacını en çok içerisinde bulunduranlar. Piramitin altlarından beslendiler. Bitkiyi de hayvanı da yediler. Yetmedi, zulmettiler, kirlettiler, yok ettiler. Kendilerini her zaman en üstün ırk olarak gördüler. Diğerlerinden farkları vardı, birbirlerini yiyemiyorlardı. Tabi gerçek anlamda. Bu yüzden birbirlerini katlettiler. Katliamlar yaparak birbirleri üzerinde üstünlük kurmaya çalıştılar. Bazıları üstün geldi, çoğunluk perişan.

Kendini üstün ırk olarak görüp, kendi ırkında bile katliamlar yapan insanoğlu, sorarım sana Piramitin sivri ucunda senin olduğundan emin misin? Dünyanın sonu bilinmezken, insanların son tür olduğu nereden biliniyor? Dünya üzerindeki her canlı yaşayabilmek için, başkasını katlediyor.

Senden sonrakilerin de olacağını düşünerek yaşa. Ezilmek senin için kötüyse, sen de başkasını ezme.